8 Haziran 2009 Pazartesi

ÖLÜMSÜZ AŞK

Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı. Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:- Bir aya kalmaz geçer, demişti.Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."

5 Haziran 2009 Cuma

Sevgi - Başarı - Zenginlik

Bir kadın, evinden dışarı çıkar ve uzun beyaz sakallı 3 tane yaşlı adamın evinin önünde oturduklarını görür. Onları tanımaz. - "Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız" der. - "Lütfen içeriye gelin ve birşeyler yiyin." - "Evin erkeği içerde mi?" diye sorarlar adamlar. - "Hayır" der kadın. "O dışarıda." - "Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler. Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde, kadın başından geçenleri kocasına anlatır. - "Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der. Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder. - "Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz." der yaşlı adamlar. Kadın öğrenmek ister; - "Niye giremezsiniz?" Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar: - "Onun adı ZENGİN" der bir arkadaşını gösterir, ve bir diğerini işaret eder " O BAŞARI, ben ise SEVGİ." Sonra ekler; - "Şimdi, içeri gir ve kocanla konuş hangimizi evinizde istersiniz" Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyunca neşelenir. - "Ne güzel!!" der, "Madem öyle, Zengini içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun." Karısı itiraz eder; - "Canım, niçin Başarıyı çağırmıyoruz?" Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan gelinleri duyar. Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler: - "Sevgiyi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!" - "Gelinimizin önerisini dikkate alalım" der adam karısına. - "Dışarı çık ve Sevgiyi bizim misafirimiz olması için davet et." Kadın dışarı çıkar ve 3 yaşlı adama sorar; - "Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol" Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Diğer iki yaşlı adamda onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir şekilde Zengin ve Başarıya sorar; - "Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?" Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler; - "Eğer Zenginliği yada Başarıyı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı, ama sen Sevgiyi davet ettin, O nereye giderse bizde oraya gideriz. Nerede Sevgi var ise, orada Başarı ve Zenginlik de vardır...!!

3 Haziran 2009 Çarşamba

“Anne” “N’olur benden önce ölme”

Daha önce hiç yazmadım bu konuyu, hiç konuşmadım… Korkuyordum birisi duyacak da beni ayıplayacak diye… Küçüktüm, daha çocuktum ve anlayamayacak kadar saftım ayıplanacak kişinin ben değil “babam” olduğunu…



Çocuktum dedim ama çocukluğumdan hatırladığım çocuksu şeyler yok… En eskiye uzandığımda bile hatırım, hep kavgası çıkıyor karşıma . annemle babamın… Hep annemi savunan ben çıkıyor karşıma… Babamın boynuna atlayıp geriye çekmeye çalışan çocuk ellerim çıkıyor, kavgalar esnasında babama yumruklar atan çocuk ellerim…



Hiçbir zaman kötü baba olmadığı için baba demeye devam ettiğim adam, hiçbir zaman kötü anne, kötü eş… olmadığı ve olamayacağı dahası beni . tek başına dokuz ay içinde, on sekiz sene ellerinde büyüttüğü için sonsuza kadar anne diyeceğim kadına her kaldırışında elini, yüreğimdeki nefret ateşine alev ekleniyordu…



Yeni yeni öğrenmeye başladığımda hayata dair öğrenilmesi gerekenleri karşımda sürekli görebileceğim kötü bir örnek oluşuyordu… Ya da kimbilir belki çoktan oluşmuştu; dedim ya çocuktum… Ama hiç örnek almak istemedim ve hiç örnek almadım “baba”mı…



Çocuktum; diğer çocuklar babalarını çok seviyordu… Ben de gezmeye götürdüğü zaman çok sevdiğimi sanıp diğer çocukların yanında öyle davranıyordum… Halbuki babam beni gezmeye götürdüğünde de babamı sevmiyordum... Gezdiğim yerler için kendi kendime bir sevinç yaşıyordum… Atatürk heykelinin altında fotoğraf çekmeye gittiğimizde fotoğraf çekmeyi seviyordum ve fotoğraf çektirmeyi seviyordum çok sevdiğim adam Atatürk’ün yanında… Lunaparka gittiğimizde çarpışan otoları seviyordum; babamı sevmiyordum… Kardeşimin doğumunda bana kardeşin getirdi diye aldığı curayı çok seviyordum ve bunun için kabul ediyordum kardeşimi ve annemi almaya giderken babamın elindeki gazeteye sarılmış o garip şeyin cura olmadığını…



Çocuktum… Bir çocuk her şeyi sever diye biliyordum… Ben babamı sevmiyordum… Korkmuş gözyaşlarımla ağlarken, çalan telefonu kaldırıp, gizli gizli “annemle babam kavga ediyorlar dayı” deyip suratına kapatırken telefonu, ağlamam kesiliyordu…. Kurtarıcı geliyordu; dayım geliyordu… Çocuktum, beni anlamaz sanıyorlardı… Bir şey olmaz sanıyorlardı… Yüreğimde nefret diye bir ateş yanıyordu, bilmiyorlardı… Ben de söylemedim…



Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk… Ne oynuyorduk hatırlamıyorum… Babam eve taksiyle geliyordu.. Daha babamın gelme saati gelmemişti.. Zaten eve de giremiyordu. Ama annem evdeydi. Bir yere gitseydi, beni “nasıl olsa bulur” sanmazdı. Mutlaka çağırırdı gitmeden önce… Babam . kapıyı kırmaya çalışıyordu. Annem yoktu. Ama babamın anahtarı olmalıydı. Eğer evde unutmuşsa annemi sorardık komşulara… Kapıyı niye kırıyordu!!! İçeri girdik önden babam sonra ben.



Babama soruyordum “kapıyı niye kırdın?”; cevap vermiyordu… Evde annemi arıyordu. Mutfağın kapısını açtı. Ocağın düğmeleri açılmış, annem yere uzanmıştı. Annemin yüzüne bakıyordum. Hareket etmeye halim kalmamıştı… “kapıyı aç” diyordu babam; balkon kapısını aç, hadi” diyordu… Duyuyordum ama hareket edemiyordum… Kendi açtı sonunda. Annemi salona götürdü kucağında. Ocağı kapattı. Annemin yanına gittim. Annem ölmek istemişti. Beni babamla, beni çok seven ama benim hiç sevmediğim “babam”la, bırakmak istemişti…



Ellerini tuttum. “Anne uyan” dedim. “Anne gözlerini aç” dedim. Annem ölüyordu… Artık o olmayacak mıydı? Bu korkunç bir şey olurdu… Ben sen olmadan yaşayamazdım ki… “Anne ölme”…



Babam geldi. Ayran yapmıştı. Anneme içiriyordu. Annem gözlerini açıyordu. Annem ölmüyordu… Çocuktum, anlamayacak kadar saftım ayıplanacak kişinin babam olduğunu… Büyüdüm. On sekiz yaşımdayım.. Hala babamı sevmiyorum. Ve galiba yüreğimdeki bu nefret ateşi sönmeyecek… Büyüdüm… Hala aynı evde yaşamak zorunda olduğum babam ve annem hala kavga ederler sudan sebeplerle…



Beni bu hayatın içine hiç sokmak istemeyen, beni kendinden daha çok seven, kendinden daha çok düşünen, dokuz ay içinde, on sekiz sene ellerinde büyüten anne SENİ SEVİYORUM… Korkuyorum gün gelecek ve sen gideceksin diye…



“Anne” “N’olur benden önce ölme”

2 Haziran 2009 Salı

Seni Seviyorum Demek Yetmemektedir Bazen

Günün birinde bir çiçekle su karsilasir ve arkadas olurlar.
Ilk önceleri arkadaslik olarak devam eder iliskileri.
Tabii ki her zaman lazimdir arkadaslik birbirini tanimak için.
Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yaninda,

içi içine sigmaz olur artik ve anlar ki suya asik olmustur.
Ilk kez asik olan çiçek etrafa kokular saçmaya baslar "Sirf senin hatirin için ey su," diye.
Öyle bir zaman gelir ki artik su da içinde çiçege karsi bir seyler hissetmeye baslar.
Farkeder ki "Çiçege asik oldum." Ama su da ilk defa asik oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek "Acaba su beni sevmiyor mu?" diye düsünmeye baslar.
Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle...

Halbuki çiçek aliskin degildir böyle bir sevgiye.
Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya "Seni seviyorum." der.

Su "Ben de seni seviyorum." diye cevaplar.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya "Seni seviyorum." der.

Su "Ben de." der.

Çiçek sabirlidir.
Bekler, bekler, bekler...

Artik öyle bir duruma gelir ki,

çiçek koku saçamaz olur artik etrafa.
Ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da "Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum." der.
Ve gün gelir çiçek yataklara düser.

Hastalanmistir çiçek artik. Rengi solmus,

çehresi sararmistir çiçegin.
Yataklardadir artik çiçek,

su da basinda bekler öylece çiçegin yardimci olmak için.
Ama bellidir ki artik çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basini döndürerek çiçek,

suya der ki:
"Seni ben gerçekten seviyorum."

Çok hüzünlenir su bu durum karsisinda ve son çare olarak bir doktor çagirir.
Doktor gelir ve muayene eder çiçegi.

Muayeneden sonra söyle der doktor:
"Hastanin durumu ümitsiz, artik elimizden bir sey gelmez."
Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalik nedir diye,

ve sorar doktora "Hastaligi nedir?" diye,
Doktor söyle bir bakar suya ve der ki

"Çiçegin bir hastaligi yok dostum,
bu çiçek sadece susuz kalmis, ölümü onun için." der. .
Ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece "Seni seviyorum." yetmemektedir...

1 Haziran 2009 Pazartesi

ASLA ÇOKGEÇ DEMEYİN

Çok geç diye bir zaman yoktur!.. Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra; "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi.. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu.. "Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?. . "Güldüm.. "Tabii" dedim.. "Hadi sarıl bana.." Öyle sımsıkı sarıldı ki" Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.." Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve . öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını taşıyordu.. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Roseu.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi.. "Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir heyecan yatıştırıcı hap içtim. Sonucu görüyorsunuz.. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.." Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum . su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda . dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.." Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi.. Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. "Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına . layık bir törendi bu.. Roseun öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı: "Çok geç diye bir zaman yoktur!.."